Osmanlıdan insanlık dersi

yorum yok
1.496 kez görüntülendi okuma
23 Mayıs, 2014

2864171-osmanli-tugrasi-300x227

Bir cihan imparatorluğu olan ve üç kıtada asırlarca hüküm süren Osmanlı Devleti’nin 700. Kuruluş Yıldönümü’nde, Osmanlı Türklerinin çeşitli din ve ırklara mensup insanlara gösterdiği emsalsiz hoşgörü ve uyguladığı eşsiz adalet örneklerinden yararlanılması ve günümüz dünyasına ışık tutacak insanlık dersleri çıkarılması gerekirken bunun tam zıddı, Kosova’da etnik arındırma yöntemlerinin acımasızca uygulanması son derece üzücüdür.

Osmanlılar fethettikleri ülkelerde eşsiz bir adalet örneği göstermişler, idare ettikleri milletlere ırk ve din ayırımı yapmadan son derece hoşgörülü davranmışlar, insanca muamele etmişlerdir.

Osmanlı yönetimindeki Hristiyanlara en geniş anlamda din hürriyeti tanınmış, kendilerine hiçbir baskı ve zorlama yapılmamıştır. Osmanlılar, eğer zorla İslamlaştırma veya etnik arındırma uygulamış olsaydı bunu kim önleyebilirdi?
Osmanlı’nın gücü karşısında kim durabilirdi?

Ama onlar bu gibi şeyleri hiçbir zaman düşünmediler, 500 yıldan fazla Osmanlı idaresinde kalan Balkanlar’da bu anlayış hakim olduğu gibi Osmanlı’nın hükümran olduğu diğer bölgelerde de durum bundan farklı değildi.

Tarihe Kısa Bir Bakış

Bizans yöneticilerinin ve o dönemdeki diğer idarecilerin kendi halklarına reva gördüğü haksızlıklarla Osmanlı Türklerinin gösterdiği adalet ve hoşgörünün, o zamanki Hristiyanların davranışlarını nasıl etkilediğini iki bilim adamımızın ciddi bir araştırma mahsulü olan “Türkiye Tarihi”nden takip edelim:

“(Osmanlılar), Bizans döneminde vergiler altında ezilmiş olan bu yeni tebaasından belirli bir baş vergisi (cizye) almakla yetinmiş, yürürlükteki yasalara aykırı olarak hiçbir keyfi muameleye izin verilmemiştir. Bu sebeple Türklerin süratle ilerlemelerinin ve fethedilen yerler halkının Türk yönetimini kendi eski yönetimlerinden yeğ tutmuş olmalarının sebebini
anlamak böylece kolaylaşır; bu konuda ilk Osmanlı vakayinâmelerinde yeterli bilgiler vardır. Orhan ve çevresindekilerin Hristiyanlara karşı ne kadar hoşgörülü davrandıklarını, 1355’de Osmanlılarca tutsak alınan Selânik Başpiskoposu Gregory Palamas’ın mektubu açık ve seçik olarak göstermektedir.

Osmanlılar, Anadolu’da nasıl Hristiyan varlıklarını ve yönetim şekillerini bozmayarak onları kendi hâkimiyetleri altına aldılarsa bu siyaseti Rumeli’de de daha geniş olarak uyguladılar. Esasen (o tarihlerde) baştan başa Hristiyan halkla dolu olan Balkan yarımadasında uygulanan bu tür siyaset, Osmanlı fetihlerini kolaylaştırarak kısa zamanda buranın fetih sebebini,
bu âdil hareket ve yönetim siyasetindeki incelikte aramak gerekir. Bizans İmparatorluğu’nun bozulmuş olan yönetim şekli, vergilerin keyfî olması, Rum prenslerinin ve hattâ imparatorların kendi çıkarları için halkı soymaları, buhran ve bunlara ek olarak ekonomik çöküntü karşısında Türklerin disiplinli hareketleri ve fethedilen yerlerin halkına karşı adalet, şefkat ve tutuculuktan arınmış bir siyaset izlemeleri, vergilerin halkın ödeme durumuna göre düzenlenmiş olması ve özellikle tutucu Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmek için ölümle tehdit edenlere karşı Türklerin, buralardaki insanların dinî ve vicdanî duygularına saygı göstererek bu ince ve hassas noktayı esas olarak kullanmaları, Balkanlıların Katolik baskısına karşı Osmanlı yönetimini bir kurtarıcı olarak karşılamalarına başlıca nedenler olmuştur.

Tutucu bir Katolik olan Macar Kralı Layoş, kuzeyden Papa’nın kışkırtmasıyla Balkanlar’a inerek Bulgaristan’ı, Balkanlar’ı ve Bogomil mezhebindeki Bosna’yı Katolik mezhebine sokmak için kan dökmek suretiyle vicdanlara hâkim olmak isterken, güneyden kuzeye doğru ilerlemekte olan Sultan Murat da vicdan hürriyetine saygı duyup adalete dayanarak
Rumeli’ye yerleşmekte idi. Bu konu hakkında Gibbons, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu (S. 63) adlı eserinde şunları yazıyor:

“….Osmanlıların müsamahaları, ister siyaset, ister halis insaniyet, isterse lâkaydî neticesi ile meydana gelmiş olsun, şu vakıaya itiraz edilemez ki, Osmanlılar, Yeni Çağda dinî hürriyet umdesini temel taşı olmak üzere, vazetmiş ilk millettir; arası kesilmeyen Yahudi tâ’zibâtı ve engizisyona resmen muavenet mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında Hristiyan ve
Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve vifak içerisinde yaşıyorlardı…”. (1)

Atalarımızın çeşitli ırk ve din mensuplarına gösterdiği engin hoşgörü ve insani muameleyi gören, İstanbul’un fethinden önceki Bizans İmparatorluğu’nun son başbakanı Lucas Notaras şöyle diyor:

“Bizansta Lâtin Serpuşu (şapkası) görmektense, Türk kavuğu görmeyi tercih ederim” (2). Bizans başbakanının bu sözü, Osmanlı Türklerinin yüksek insani vasıflarını anlatması ve tarihi gerçekleri yansıtması bakımından büyük bir önem taşımaktadır.

Kosova

Bugün büyük bir insanlık dramına sahne olan Kosova’nın tarihine kısaca göz atmak da yarar vardır.

Balkanlar’da emin adımlarla ilerleyen ve fethettiği ülke halklarının huzur ve güven içerisinde yaşamalarını sağlayan Osmanlı’lara karşı 1389 yılında başta Sırplar olmak üzere birçok devletin askerinden oluşan 200.000 kişilik bir müttefik ordusu harekete geçti…
Bunun üzerine Osmanlı Padişahı I. Murat Osmanlı ordusunun başında süratle yola çıktı ve düşman ordusu ile Kosova ovasında karşılaştı.

Düşman askerleri sayıca Osmanlı askerlerinden çok fazla idi. Veziri Azam Ali Paşa, sayıca az olan Osmanlı ordusunun galip geleceğine olan inancını belirtmek üzere Kur’an-ı Kerim’den şu anlamdaki ayeti okudu:

“Allah’a kavuşacağını bilenler ise, “Nice az topluluk, çok topluluğa Allah’ın izniyle üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.” (Bakara, 249).

Savaştan önceki gece padişah yüzünü yere sürerek şöyle dua etti: “Ya Rabbi! Din düşmanları ehl-i İslam üzerine belayı âsumanî gibi çöktü. Bu babda benim bir suçum varsa affeyle. Şan-ı ulûhiyyetine lâyık olanı işle. Bu belayı def için canım feda olsun. Tek asakir-i İslamiyye muzafferiyetle bayram etsin. O bayram günü beni de kurban et.” diyerek Cenab-ı Hakk’a
çok yalvardı. Padişah ertesi gün savaşa başlamadan önce de askere şöyle hitabetti:

“Bu gün gayret ve hamiyyet günüdür! Erlik ve mertlik günüdür! Bunca zamandır ki Al-i Osman sizin ile iftihar ediyor. Bu gün de sizden şöhret-i sabıkanızı te’yid edecek fedâkarlığa intizar ediyor.” (3)

1389 yılı 10 Ağustos Salı günü yapılan meydan savaşında, Osmanlı ordusu kendisinden sayıca çok fazla olan düşman ordusunu büyük bir yenilgiye uğratarak Kosova zaferini kazandı.

Sultan I. Murat savaş alanından ayrılıp otağına gelmeden önce zafer sevinci ile savaş alanını gezerken, Miloş İbiliç adında yaralı bir Sırp tarafından hançerlendi ve şehit oldu.

Bu savaştan 59 yıl sonra 1448′ de büyük bir düşman ordusu yine Kosova’da Osmanlı ordusu tarafından mağlup edilmiştir. Bu savaşta Osmanlı ordusunun başındaki Padişah ise Fatih’in babası II. Murat’tır.

Osmanlı Türkleri, o erişilmez güç ve kudretini zülüm ve baskı için değil, fethettikleri ülke insanlarının huzur ve güven içinde yaşamaları için kullanmıştır.

Osmanlılara karşı pek tarafsız olmayan Rumen tarihçibi Jorga, Kosova zaferini kazanan Osmanlı Padişahı Sultan I. Murat’ı şöyle tanımlamaktadır: “Kendisine tabi Müslümanlara karşı cömert ve âlicenap, Hristiyanlara galip gelmeyi değil, kalblerini kazanmayı bilen, yumuşak, hoşgörülü bir Efendidir.” (4).

Kosovalılar Osmanlı İmparatorluğu’nun adil yönetiminde yüzyıllarca huzur içinde yaşadı. Ancak 19. yüzyıl başlarında Avrupada yayılmaya başlayan aşırı etnik akımlar; kin, nefret ve düşmanlığa dönüştü. Balkanlarda asırlarca devam eden huzur ve istikrar bozularak dengeler altüst oldu.

Osmanlı Devleti’nin zayıflamasını fırsat bilen ırkçı saldırganlar Balkanlar’ı kana buladı, dindaş ve soydaşlarımız görülmemiş bir zulüm ve kıyıma uğradı.

Balkanlar’da zulme uğrayan ve çok acı çeken yerlerden birisi de Kosova’dır.

Kosova’nın Başına Gelenler Yeni Değildir

21. yüzyıla girmemize az bir zaman kalmışken Kosova’da yaşanan insanlık dramı bize merhum Mehmet Akif’in:

“Tarih’i Tekerrür” diye tarif ediyorlar:
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
mısralarını hatırlattı.

Birkaç yıl önce Bosna-Hersek’te yaşanan vahşet ve dehşet sahneleri hala hafızalarda tazeliğini muhafaza ederken, şimdi de aynı mezalim Kosova’da tekrarlanıyor. Hem de Avrupa’nın ortasında ve dünyanın gözüne baka baka…

İnsanlar hunharca katlediliyor, genç, ihtiyar, kadın, erkek, bebek, çocuk demeden en acımasız şekilde yok ediliyor, masum insanlar tecavüze uğruyor, evler yağmalanıyor, paralarına ve kimliklerine varıncaya kadar neleri varsa gaspediliyor,

yüzbinlerce insan canını, namusunu kurtarmak için doğup büyüdüğü yurdunu bırakıp emin yerlere gitmek için yollara düşüyor. Vicdanları sızlatan bu olayların hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

Kosova’nın bugün maruz kaldığı mezalim yeni değildir. Balkanlar’daki dengeleri altüst eden ve büyük facilara sebep olan 1912 yılındaki Balkan savaşında Kosova halkının Sırp zulmünden neler çektiğini tarih okuyanlar çok iyi bilir.

Merhum Mehmet Akif, Balkan savaşında Kosova’nın düştüğü acıklı durumu 1913 tarihli şiirinde şöyle dile getirmişti:

– Nedir uzakta nümayan olan şu ıssız ova?
Ki pek hazın duruyor
– Bilmiyor musun? Kosova!
Nasıl bilirdin! Evet, bilmesen de hakkın var;
Bırakmamış ki, taş üstünde taş, kuduz canavar!
Yol uğratıp da bu sahrâdan önce geçmişsen;
Görür müsün, bakalım, bir nişâne geçmişten?
Ne olmuş onca mefâhir? Ne olmuş onca diyâr?
Nasıl da bitmiş o saymakla bitmiyen âsâr!
O, yıldırım gibi sâhib-kırânların, ebedi
Sadâ-yı kahrı fezâsında çınlıyan vâdi,
Bir inkılâb ile yâ Rab, nasıl harâb olmuş?
Ki çırpınıp duruyor her taşında bin baykuş!
Murâd-ı Evvel’i koynunda saklayan toprak,
Kimin ayakları altında inliyor, hele bak!
Kimin elinde bıraktık… Kimin emânetini!
O padişâh-ı Şehidin huzûr-ı heybetini
Sonunda çigneyecek miydi Sırb’ın orduları,
İçip içip gelerek önlerinde bandoları?
Sen, ey şehid-i muazzam ki rûh-ı feyyâzın
Duyar, neler çekiyor yerde kalmış enkâzın;
O rûhtan bize bir nefha olsun indiriver…
Ki başka türlü uyanmaz bu gördüğün ölüler…

– Nedir şu karşıda birçok karaltılar yürüyor?

– Muzaffer ordu ahâliyi şimdi öldürüyor.

Nüfûs-ı müslime çokmuş da gayr-i müslimeden,
İdare müşkül olurmuş tevâzün eylemeden,
Demek tevâzün içindir bu Müslüman kesmek;
O hâsıl oldu mu artık adam kesilmiyecek!
Tevâzün olmadı besbelli: Her taraf yanıyor;
Odun kıyar gibi binlerce sîne doğranıyor!
Ne reng-i muzlime girmiş o yemyeşil Kosova!
Şimâle doğru bütün Pirzerin, İpek, Yakova;
Fezâ-yı mahşere dönmüş gırivv-i mâtemden…
Hem de öyle arsa-i mahşer ki: Yok şefâat eden!
Ne bir yaşındaki mâsûm için beşikte hayat;
Ne seksenindeki mazlûm için eşikte necat:
O, baltalarla kesiktir; bu süngülerle delik…
Öbek öbek duruyor pıhtı pıhtı kanla kemik!
Bütün yıkılmış ocak, başka şey değil görünen;
Yüz elli bin bu kadar hânümânı buldu sönen! (5)

Etnik Temizlik Mi? Müslüman Kıyımı Mı?

Peki insanlıkla asla bağdaşmayan muamelelere maruz kalan Kosovalıların suçu nedir, nasıl bir suç işlemişler ki kendilerine bu akıl almaz kötülükler reva görülüyor?

Suçları Müslüman olmak…
Ve insanca yaşamak istemeleri..

Halbuki Balkanlar’a 500 seneden fazla hükümran olan Osmanlılar bu uzun süre içinde hiç kimsenin din hürriyetine müdahale etmedi; malına, canına, ırz ve namusuna dokunmadı. Etnik bir temizliğe asla tevessül etmedi. Farklı, dil, din, mezhep ve ırklara mensup topluluklar Türk adaleti sayesinde huzur içinde yaşadı.

İnsanlığın, Müslümanlığın ve medeni olmanın gereği de bu değil midir?

Osmanlı Türklerinin lügatinde, etnik arındırma, başka dinden olanlara zülüm ve baskı gibi kavramlar yoktu.

Esasen “Dinde zorlama yapılmaması”, “insanlara eşit davranılması” ve “adaletle muamele edilmesi” gibi esaslar İslâm’ın temel prensiplerindendir.

Osmanlılar da bu prensipler doğrultusunda hareket etmişlerdir.

Büyük milletimiz, sahip olduğu bu yüksek insani vasıfları geçmişte olduğu gibi günümüzde de muhafaza etmektedir.

Bugün vicdanları sızlatan ve yürekleri parçalayan Kosova’da işlenen cinayetlere ister etnik arındırma deyin, ister Müslüman kıyımı deyin, sonuç değişmiyor. Kosovalılara reva görülen muamele, insaf ve vicdan ölçüleri ile asla bağdaşmayan ve hiçbir akl-i selimin kabul edemiyeceği bir insanlık suçudur.

Şimdi Ne Olacak?

Dünyanın en büyük ve en güçlü askeri ittifakı Nato, Kosova’daki vahşeti durdurmak üzere harekete geçmiştir.

Girişilen harekat mutlaka hayırlı ve kesin bir sonuca ulaştırılmalıdır. Sırp zulmünden kurtulmak için yerlerini, yurtlarını terk eden ve nesi varsa geride bırakıp başka ülkelere sığınan Kosovalıların aç ve açıkta bırakılmaması için her türlü yardım yapılmalıdır.

Memnuniyetle ifade edelim ki Türkiye, hem devlet hem millet olarak ayağa kalkmış, bütün imkanları ile Kosova’lı kardeşlerinin imdadına koşarak büyüklüğünü bir kere daha göstermiş ve dünyaya örnek olmuştur. Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığımızın yurt içinde ve yurt dışında açtığı yardım kampanyasına vatandaşlarımızın gösterdiği büyük ilgiyi takdirle ve şükranla yadetmeliyiz.

Bundan sonra yapılması gereken; Kosova’nın, eli kanlı canilerden arındırılarak Kosovalı kardeşlerimizin, güvenli bir şekilde yurtlarına dönmesi, evlerine, işlerine kavuşması ve bir daha böyle acılarla karşılaşmamaları için gerekli kalıcı tedbirlerin alınmasıdır. İkibine bir kala, dünya bu sınavdan başarı ile çıkmak zorundadır.

Biz de milletçe bu faciadan ders alarak, sahip olduğumuz istiklâl ve hürriyetin ve öz vatanımızda huzur ve güven içinde korkusuzca yaşamanın kıymetini çok iyi bilelim. Birlik ve beraberlik içinde daima güçlü ve kuvvetli olmanın ne kadar hayati önem taşıdığını hiçbir zaman unutmayalım.

(1)- Prof. Dr. Yaşar YÜCEL, Prof. Dr. Ali SEVİM, Türkiye Tarihi, C.2, s.34, 35 Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları – Ankara – 1999.
(2) Yılmaz ÖZTUNA, Resimlerle Türkiye Tarihi, S.94.
(3) Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa, C.2., s. 586.
(4) Prof. Dr. Yaşar YÜCEL, Prof. Dr. Ali SEVİM Türkiye Tarihi, C.2, s.41.
(5) Mehmet Akif ERSOY, Safahat, s.239,240.


Bir önceki yazımda « makalem var.
admin

Doğru, Güzel ve Adil olan her şeyi sever, efendiliğe bayılır. Yalandan dolandan ikiyüzlülükten nefret eder.

ETİKETLER :

Yorumlar



Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?