el-Emîn

yorum yok
1.976 kez görüntülendi okuma
21 Mayıs, 2014

kutludogumhaftasiresiml

[ EMANET ]

Emanet, “EMN” kökünden gelen bir kelimedir. “Emn” ise korku ve endişeden emin olmak demektir.

Emanet, hıyanetin karşıt anlamlısı olarak isim şeklinde kullanıldığı gibi güvenilir olmak anlamında mastar şeklinde de kullanılır. Ayrıca güvenilen bir kimseye geçici olarak bırakılan şey manasında da kullanılır. Halk arasında yaygın olan manası da budur.

Emanet kelimesi âyet ve hadislerde birbirinden farklı anlamlarda kullanılmıştır. İnsanın, gerek Allah’a, gerek ailesine ve gerekse içinde bulunduğu topluma ve hatta insanlığa karşı görev ve sorumluluklarından tutunuz da, korunmak üzere geçici bir süre için yanında bırakılan eşyaya varıncaya kadar hepsine emanet denir.

Özet olarak söylemek gerekirse insanın sorumluluk alanına giren her şey emanettir.

Peygamberlerde bulunması gerekli beş nitelikten birisinin “Emanet” olması, emanetin, mana ve önemini ifade etmektedir. Bu sıfat, peygamberlerin her yönü ile güvenilir olduklarını ifade eder. Esasen insanların güvenmediği bir kimsenin peygamber olarak görevlendirilmesi düşünülemez. Çünkü peygamber, Allah ile kulları arasında elçidir. Böyle biri güvenilir olmazsa insanlar ona inanır ve söylediklerini dinler mi?

Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammet (s.a.s.), içinde doğup büyüdüğü toplum tarafından daha peygamber olarak görevlendirilmeden önce “el-Emîn” olarak tanınmıştı. Halk, adından daha çok onu bu ünvanıyla anardı. Peygamber olarak görevlendirilip insanları Allah’ı tanımaya ve yalnız O’na ibadet etmeye çağırınca müşrikler ona düşman oldular ve düşmanlıkları, onları peygamberin hayatını ortadan kaldırmaya sevketti. Onu öldürmek için biraraya gelen bu insanlar, birbirlerinden çok ona inanıyor, kıymetli eşyalarını, altın ve mücevherlerini ona emaneten bırakıyorlardı. Mekke’den Medine’ye hicret ettiği gece yanındaki emanetlerin sahiplerine verilmesi için Hz. Ali’yi bu sebeple yatağında bırakmıştı.

Peygamberimizin bu davranışı, onun emanete ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Esasen o, halkın güvenini kazanmamış olsaydı insanlar kısa sürede inançlarını, âdet ve geleneklerini bırakarak onun etrafında toplanırlar mıydı?

Evet, değerli mü’minler! İnsanın sorumluluk alanına giren her şey emanettir. Bakınız Peygamberimiz ne buyuruyor:

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan sorumlusunuz. Devlet Başkanı üstlendiği görevden sorumludur. Kişi ailesinin koruyucusu ve eli altında olanlardan sorumludur. Kadın, eşinin, evinin koruyucusu ve eli altında bulunanlardan sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının koruyucusu ve eli altında bulunanlardan sorumludur. Dikkat ediniz. Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” (1)

Hadis-i şerifte, kişilerin birbirlerine ve topluma karşı yükümlü bulundukları görevler noktasından “Çoban” olarak ifade edilmesi, görevin kutsallığını ve içtenlikle yerine getirilmesinin gereğini ifade etmektedir. Toplumun değersiz ve kıymetsiz aşırı istek ve arzularından uzak bulunan ve daima yaratılış saflığı ile yaşayan, koyunlarını güdüp gözetirken onlara karşı duyduğu derin şefkat ve merhamet duygusu, kişilerin görevlerini yaparken aranılan samimiyetin en temiz örneğidir.

Hiç şüphe yok ki, insanın ilk sorumluluğu, kendisini yaratan ve akıl gibi üstün yetenekler veren Allah’a karşı olan sorumluluğudur. Allah Teâlâ insanoğluna bu sorumluluğunu hatırlatmak üzere pek çok peygamberler göndermiş ve bu peygamberlerin bazıları ile de kitaplar indirmiştir. Bu kitaplarda uyulması ve sakınılması gereken hususlar yer almıştır. Allah Teâlâ’nın görevlendirdiği son peygamber, Hz. Muhammet Mustafa (s.a.s.), indirdiği son kitap da Kur’an-ı Kerim’dir.

Kur’an-ı Kerim, Allah’ın emanetini insanoğlunun taşıdığını bildirmektedir. Şöyle buyuruluyor:

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insanoğlu yüklendi. O gerçekten çok zalim ve cahildir.” (2)

Burada yer ve göklerin taşımayı kabul etmediği emanetin dinî yükümlülükler olduğunda şüphe yoktur. Allah Teâlâ’nın sayısız nimet ve lütuflarına mazhar olan insan, o nimetleri verene karşı bir takım yükümlülükleri olduğu hatırlatılmaktadır.

Allah’ın emir ve yasaklarının, gönderdiği son peygamberin sünnet ve tavsiyelerine uymayan kimse yüklendiği bu emanete karşı görevini yapmamış olur, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:

“Ey iman edenler! Allah’a ve peygamberine hainlik etmeyiniz ki bile bile kendi emanetlerinize hıyanet etmiş olmayasınız.” (3)

Âyet-i kerime, Allah’a ve peygamberine itaatsizlik yapılmamasını emrediyor. Çünkü Allah’ın emirleri, peygamberinin tavsiyeleri insanın hayat kaynağıdır. Nasıl olur da insan kendisine hayat veren emir ve tavsiyelere kulaklarını kapar, onları dinlemez. Böyle yaptığı takdirde Allah’a ve Peygamberine hainlik yapmış olur. Allah’a ve peygamberine hainlik yapanlar ise emanetlerine hıyanette bulunmuş olur. Halbuki hainlik ve yalan mü’minde bulunmaz. Nitekim Peygamberimiz: “İki özellik vardır ki bunlar mü’minde huy haline gelmez. Bunlar, hıyanet ve yalandır.” (4) buyurmuştur.

Emanetin geniş anlamlı olduğunu söylemiştik. Mü’minin yüklendiği emanetlerden birisi de kamuya ait işlerdir, yani devlet işleridir. Kur’an-ı Kerim, devlet işlerinin bir emanet olduğunu bildirmektedir. Yine Kur’an-ı Kerim, devlet işlerinin önce ehline verilmesini emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Allah (c.c.) size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz vakit, adâletle hükmetmenizi emrediyor. Allah (c.c.) size ne kadar güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi bilen ve görendir.” (5)

Bu âyet-i kerimenin şu olay üzerine nazil olduğu rivâyet ediliyor:

İslâmiyet’ten önce Kâbe ile ilgili bazı hizmetler belli kişiler tarafından yürütülüyordu. Peygamberimiz Mekke’yi fethettiği gün Kâbe’nin anahtarlarını Osman b. Talha b. Abdüddâr taşıyordu. Peygamberimiz bu zâtı çağırtarak Kâbe’yi açmasını emretti. Orada hazır bulunan peygamberimizin amcası Hz. Abbas, eskiden sorumluluğunda bulunan hacılara su dağıtma görevi ile beraber Kâbe anahtarlarının da kendisine verilmesini istedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nâzil oldu. Peygamberimiz de Kâbe’nin anahtarlarını eskiden beri taşıyan Osman b. Talha’ya vererek:

-Ey Ebû Talha evlâdı, atalarımızdan kalma olan Kâbe kapıcılığı sizde kalmak üzere, işte anahtarlarını alınız, bunu, haksızlık yapmadan hiç kimse sizden alamaz, buyurdu ve anahtarlarını eskiden olduğu gibi aynı sahibine verdi. (6)

Evet, bu âyet-i kerîme emanetlerin ehline verilmesini emrediyor ve ehliyetli olan kimseden emanetin alınmamasını istiyor. Eskiden beri Kâbe’nin kapıcılığı görevini ehliyetle yapmış olan birisinden bu görevin alınarak kendisine verilmesini isteyen Hz. Abbas, Peygamberimizin amcası olmasına rağmen bu görev, âyetin işâretiyle ehil olan eski sahibinde – bir daha ondan alınmamak üzere- bırakılmıştır.

Âyet-i kerime, devlet işleri için ehliyetin dışında başka bir şey kabul etmiyor. Aklın da kabul ettiği bu değil mi? Eğer maksat kamu işlerinin aksamadan düzenli bir şekilde yürütülmesi ise bu işe ehil olan birisini getirmek gerekir.

Bir adam Peygamberimize gelerek sorar:

-Ey Allah’ın Resûlü, kıyâmet ne zaman kopacak? Peygamberimiz:

-Emânet zayi olduğu zaman kıyâmeti bekle, buyurur. Adam bunu anlayamamış olacak ki tekrar sorar:

-Emânetin zayi olması nasıl olur? Bunun üzerine Peygamberimiz:

-İşler ehil olmayan kimselere verildiği zaman kıyâmeti bekle, buyurur. (7)

Dikkat edilirse Peygamberimiz; kıyâmetin ne zaman kopacağını öğrenmek isteyen kimseye daha önemli olan bir konuya işaret ederek cevap veriyor. Toplumda emânetin ehline verilmemesi, o toplumun kıyâmetinin kopması demektir. Öyle değil midir? Siz kalkar bir kamu işine o işe ehil olmayan, hatta o işten hiç anlamayan ve sorumluluk duygusu bulunmayan birini getirecek ve emâneti ona yükleyecek olursanız o işin düzenli bir şekilde yürütülmesini bekleyemezsiniz.

Emânet (devlet işleri) ehline verilmeyince işler aksar, toplumda huzursuzluk başlar, şikayet ve kavga artar. Toplum fertlerinin birbirine olan güveni ortadan kalkar. İşte bu, Peygamberimizin ifadeleri ile o toplumun kıyâmetinin kopması demektir.

Kamu işleri için yetki vermek durumunda olan kimseler, ehil olmayanlara yetki vermekle emânete hıyanette bulunmuş olurlar ve bunun zararını da yine kendileri çekerler. Sonra da ne yapalım, Allah böyle takdir etmiş diyerek teselli bulmak isterler. Evet, Allah öyle takdir etmiş ama Allah’ın bu takdirine biz sebep olmuş oluyoruz. Çünkü bizim ne yapacağımızı Allah biliyor ve ona göre takdir ediyor.

Emânet vermek durumunda olan kimseler dikkatli olacakları gibi emânet isteyen görev talebinde bulunan kimseler de yapamayacakları bir görevi istemeyecekler, verilse bile kabul etmeyeceklerdir.

Ashâb-ı Kirâm’dan Ebû Zer (r.a.) diyor ki: Peygamberimize:

-Ey Allah’ın Rasûlü, beni vali yapmıyor musun? dedim. Peygamberimiz:

-Ebû Zer, sen zayıfsın, bu valilik bir emanettir, kıyâmet gününde gerçekten bir perişanlıktır. Ancak onu hakkıyla alan o hususta üzerine düşeni yapan müstesnâ, buyurmuş (8) ve Ebû Zer gibi bir sahâbiyi böyle bir yükün altına sokmak istememiştir.

Emânet vermekle yetkili olan kimseler onu ehline verecekleri gibi, emânet kendilerine verilen kimseler de bunun sorumluluğundan kurtulmak için görevin gereğini yapmaya çalışacaklar ve görevde kusurlu davranmayacaklardır.

Bakınız Peygamberimiz ne buyuruyor:

“Eğer bir yönetici müslümanların işini üzerine alır, sonra onlar için çalışıp işinin gereğini yapmazsa onlarla birlikte cennete giremez.” (9)

Peygamberimiz prensip olarak görev isteyenlere görev vermez, bu sorumluluktan kaçanları tercih ederdi.

Ashâb-ı Kirâm’dan Ebû Mûsâ (r.a.) diyor ki:

Ben ve amcam oğullarından iki zât peygamberimizin yanına gittik. O iki arkadaşımdan biri:

-Ey Allah’ın Resûlü, bizi, Allah’ın sizi hâkim kıldığı yerlerden bazısına hâkim tayin et, dedi. Öbürü de buna benzer bir istekte bulundu. Bunun üzerine peygamberimiz:

-Vallahi, biz bu işe ne onu isteyen birini tayin ederiz, ne de ona aşırı istekli olan birini, buyurdu (10) ve görev isteyene görev vermek âdeti olmadığını bildirdi.

Görülüyor ki, Peygamberimiz görev isteyen ve buna aşırı istekli olan kimseye görev vermiyor; ehil olduğu, görevi başaracağına inandığı kimseleri göreve getiriyordu. Çünkü Kur’an, görevi ehil olana verilmesini emrediyordu.

İnsan olarak, Allah’ın en seçkin yaratığı olarak pek çok emanetler taşımaktayız. Bunların hepsini saymak için yeterli zamanımız yoktur. Ancak bunlardan önemli olan bazılarına işaret etmekle yetineceğiz.

Ailemiz ve çoluk çocuğumuz önemli emânetlerimiz arasındadır.

Çocuklarımızın eğitilmesi, her türlü zararlı akımlardan uzak tutularak, dinimiz, vatanımız ve milletimiz için yararlı olacak şekilde yetiştirilmesi görevlerimiz cümlesindendir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:

“Ey mü’minler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (11)

Müslüman anne ve baba çocuklarının dinî terbiyelerine özen göstermeli, dinin inanç esaslarını, ibadet ve ahlâk kurallarını onlara öğretmelidirler. Bu görevlerini ihmal eden anne ve babaların sonradan büyük pişmanlık duyacakları kaçınılmazdır. Zaman zaman basına ve televizyon ekranlarına yansıyan, okunması ve izlenmesi bile üzüntü veren olaylar bu görevin ihmali sonucu meydana gelmektedir.

Çocuklarımıza bırakacaklarımız arasında en değerli olanı, hiç şüphe yok ki vatan ve millet sevgisiyle dopdolu ve dinî değerlerine bağlı olarak yetiştirilmeleridir. Nitekim Peygamberimiz:

“Hiçbir baba çocuğa güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermiş olamaz.” (12) buyurmuştur.

Bize emânet olan çocuklarımıza karşı görevlerimizi yapmadığımız zaman çocuklarımızdan sadece biz değil, toplum da rahatsız olacak ve zarar görecektir. Bundan başka Allah’ın emrine uymadığımız için de O’nun yüce katında sorumlu duruma düşmüş olacağız.

Sağlığımız da bir emânettir.

Sağlığımıza zarar veren her şeyden korunacağız.
Hayatın tadı, ibadetin zevk ve neşesi, vücud sağlığına bağlıdır. Sağlığı yerinde olmayan bir müslüman, Allah’a anne ve babasına, ailesine, vatan ve milletine karşı olan görevlerini gereği gibi yerine getiremez. Bunun içindir ki yüce dinimiz, insan sağlığına büyük önem vermiş, onu tehdit eden her türlü uyuşturucu maddeleri yasaklamıştır. Yine bunun içindir ki peygamberimiz, sağlıklı, kuvvetli mü’minin zayıf mü’minden daha hayırlı olduğunu bildirmiştir.

Peygamberimizin şu uyarısına her mü’min kulak vermelidir. Şöyle buyuruyor:

“Ölümden önce hayatının, hastalığından evvel sağlığının, meşguliyetinden önce boş vakitlerinin, ihtiyarlığından önce gençliğinin, yoksulluğundan önce zenginliğinin kıymetini bil.” (13)

Malımız ve servetimiz bize emanettir.

Bir gün geçici dünya hayatına vedâ ederken malımızı ve her şeyimizi burada bırakacağız. Ancak Allah’ın huzurunda hesap verirken malımızı nereden kazanıp nereye harcadığımızın hesabını vereceğiz. Nitekim peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Hiç kimse kıyâmet günü (beş şeyden) ömrünün nerede ve ne sûretle tükettiğinden, gençliğini nerede ve nasıl yıpratıp çürüttüğünden, malını nasıl kazanıp nerelere harcadığından, elde ettiği bilgi ile ne yaptığından sorguya çekilmedikçe Allah’ın yüce katından ayrılamayacaktır.”(14)

Vatan bir emanettir.

Vatan bir toprak parçasıdır, ama her toprak parçası vatan değildir. Vatan, uğrunda şehitlerin kanlarını akıttıkları toprak parçasıdır.

“Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” sözü bunu güzel ifade etmektedir.

Vatan bir müslümanın her şeyidir. Çünkü din, namus, şeref ve bağımsızlık gibi kutsal değerler ancak vatan sayesinde kazanılabilir.

İşte atalarımız bu cennet vatanı, uğrunda şehit olarak, kanlarını akıtarak bize emanet etmişlerdir. Bu emaneti korumak bizim görevimizdir. Bu güzel vatanı bir taraftan düşmandan korurken diğer taraftan onu imar edip güzelleştirecek ve bizden sonrakilere korumak üzere teslim edeceğiz.

Taşıdığımız emanetler sadece bu saydıklarımızdan ibâret değildir. Sadece önemli olanlarına işaret ettik.

Emaneti olmayan yani taşıdığı emanete riâyet etmeyen kimse olgun mü’min olamaz.

Çünkü Kur’an-ı Kerim’de müminin özellikleri sayılırken emanete de yer verilmiştir. Şöyle buyuruluyor:

“O mü’minler ki, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” (15)

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Emaneti olmayanın imanı yoktur (yani olgun mü’min değildir.)” (16)

Emanete hıyaneti Peygamberimiz nifak belirtisi saymıştır.

Şöyle buyuruyor:

“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz. Kendisine birşey emânet edilirse ona hıyanet eder.” (17)

Müslim’in rivâyetinde: “Oruç tutsa, namaz kılsa ve kendini müslüman saysa da.” ilâvesi vardır.

İşte değerli mü’minler! Emanete dinimiz büyük önem veriyor. Emânete riâyet etmeyeni olgun mü’min kabul etmiyor. Peygamberlerde bulunması gerekli beş nitelikten biri emanet olduğu gibi olgun mü’minin özelliklerinden biri de emanettir. Zaten insanların, sözüne, işine ve halkla olan ilişkilerindeki davranışlarına güvenilmeyen bir kimsenin kâmil manada mü’min olması düşünülemez.

Allah Teâlâ’dan emanet ehli olmamızı niyaz ediyorum… Amin.

1. Buharî, Cuma; Müslim, İmâre, 5.
2. Ahzap, 72.
3. Enfâl, 27.
4. Ahmet b. Hanbel, c. 5, s. 252.
5. Nisâ, 58.
6. Aynî, Umdetü’l-Kârî, c. 4, s. 247, 248.
7. Buharî, Rikak, 35.
8. Müslim, İmâre, 4.
9. Müslim, İmâre, 5.
10. Müslim, İmâre, 3.
11. Tahrîm , 6.
12. Tirmizî, Birr, 33.
13. Hâkim, Müstedrek, 4/306; Beyhâkî, Şuabü’l- Îman, 7/263.
14. Tirmizî, Kıyâme, 1.
15. Mü’minûn, 8; Maariç, 32.
16. et-Tergîb ve’t-Terhîb, c. 4, s. 5.
17. Buhârî, İmân, 24; Müslim, Îman, 25.
Not: Bu yazı Lütfi Şentürk’ün Diyanet Aylık Dergi (Sayı:109) Sayfa:9/14 de yayınlanan “Örnek Vaaz” ından bazı değişiklikler yapılarak alınmıştır.


Bir önceki yazımda « makalem var.
admin

Doğru, Güzel ve Adil olan her şeyi sever, efendiliğe bayılır. Yalandan dolandan ikiyüzlülükten nefret eder.

ETİKETLER :

Yorumlar



Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?